Sakarya Üniversitesi Akademik ve Sosyal Gelişim Merkezi (SASGEM) tarafından düzenlenen
konferanslarda bu hafta “Avrupa’da İslam ve Köktencilik: Gençleri Şiddete Götüren
Faktörler” konusu ele alındı.
Pandemi dolayısıyla çevrimiçi olarak düzenlenen konferansa Avusturya Viyana Krems
Uygulamalı Eğitim Bilimleri Üniversitesi öğretim üyesi ve aynı zamanda SAÜ İlahiyat
Fakültesinin ilk mezunlarından Prof. Dr. Adem Aygün konuk oldu.
Prof. Dr. Adem Aygün, konuşmasında insanları şiddete yönelten aşamaları bilimsel bir
temelde açıklayarak, bu bağlamda gençleri şiddete yönelten faktörleri anlattı.
Yapılan araştırmalarda 2017 yılında Avrupa’da 26 milyonun üzerinde Müslüman yaşadığının
ve bunun Avrupa’nın toplam nüfusunun yüzde 4.9’una denk geldiğinin belirlendiğini aktaran
Aygün, Müslümanların sömürge tarihi, iş gücü göçü ve mülteci akını olmak üzere üç dönem
şeklinde Avrupa’ya göç ettikleri bilgisini verdi.
“İslam adına yapılan şiddet eylemleri Avrupa’da korkuya neden oluyor”
Uzmanlar tarafından Avrupa’da Müslüman nüfusun sürekli artarak devam edeceğinin
öngörüldüğünü belirten Aygün, İslam adına yapılan şiddet eylemleri ve terör saldırıları gibi
olayların Avrupa toplumlarında endişe ve korkuya neden olduğunu, bu nedenle ortaya çıkan
ayrımcılık, İslamofobi ve ötekileştirme hareketlerinin Müslümanların toplumsal hayata
katılımını derinden etkilediğini ifade etti. Şiddet ve terör eylemlerinin Avrupa’da İslam’a ve
Müslümanlara karşı ön yargı oluşturduğuna değinen Aygün, bu nedenle Avrupalıların
özellikle göçmenlere ve yeni mülteci akınlarına karşı daha hassas olduklarını ve Müslümanları
istemeyenlerin oranının arttığını kaydetti.
“Müslümanlar AB’de demokratik kurumlara güveniyor”
Bu konuda yapılan anketlerden de söz eden Aygün, “Avrupalılar, son mülteci akınının şiddet
olaylarına ve İslam adına yapılan terör saldırılarına yol açabileceğinden korkuyorlar. AB’deki
Müslümanların birçoğu yaygın taciz ve ayrımcılığa maruz kalsalar bile demokratik kurumlara
büyük güven duyuyorlar. Yapılan son araştırmalar halkın tutumlarının son 10 yılda çok
değiştiğini gösteriyor. Anket sonuçları, Müslümanların yaşadıkları toplumlara entegre
olmadıklarına dair popülist ve yabancı düşmanlığını körükleyen aşırı uçların iddialarını da
geçersiz kılıyor. Çünkü Müslüman nüfusun demokratik kurumlara olan güveninin genel
nüfusa oranla daha fazla olduğu görülüyor” dedi.
İstenmeme durumunun Müslümanların yaşadıkları toplumda işgücüne katılımını azalttığına
işaret eden Aygün, “Bir ülke ne kadar varlıklı olursa, farklı ülkelerden göç çok önemli
olmuyor. Ancak ekonomik krizlerin olduğu dönemlerde en büyük suçlu grup göçmenler
oluyor. Bu sadece Avrupa’da değil dünyanın her tarafında böyledir. Avrupa Birliğince
hazırlanan bazı raporlara göre Müslümanların neredeyse 3’te 1’i son 5 yılda ayrımcılığa
uğramıştır. Ayrıca Müslüman katılımcıların yüzde 76’sının yaşadıkları ülkeye güçlü bir aidiyet
beslediği görülmüştür. Bu çok önemli. Çünkü aşırı sağcılar ve popülist politikacılar sürekli
bunun aksini söylüyor” diye konuştu.
“Seküler Avrupalılar şaşkınlık yaşıyor”
Avrupa’da yaşayan Müslümanları en derinden etkileyen konunun İslam adına yapılan terör
saldırıları olduğunu belirten Aygün, 2019’da Avrupa’da kaydedilen engellenmiş, başarısız
olmuş veya gerçekleştirilmiş 119 terör saldırısının 21’inin İslam adına gerçekleştirildiğini
aktardı. En çok can kaybı ve yaralanmaların da bu 21 saldırıda meydana geldiğini söyleyen
Aygün, bunların da halklarda korku ve endişeye, entelektüel kesim arasında ise şaşkınlığa yol
açtığını anlattı. Modernleşme teorilerine göre Avrupa’nın günümüzde büyük oranda
sekülerleştiğinin kabul edildiğini kaydeden Aygün, ancak dünyanın diğer bölgelerinde dinin
büyük ölçüde etkisini koruduğunu, bu nedenle Avrupalı entelektüellerin şiddet ve terör
eylemleri dolayısıyla şaşkınlık yaşadığını aktardı.
“İdeoloji, yakın çevre etkisi ve ötekileştirme radikalleşmeyi doğuruyor”
Şiddet eylemlerinin din temelli olup olmadığı konusunda sosyal bilimcilerin oluşturduğu farklı
teorilerden de bahseden Aygün, “Bu konudaki üç yaklaşımdan ilki sorunu makro düzeyde
açıklıyor. Sosyoekonomik ve politik koşullarla ilişkilendiriyor. Sosyal adaletsizlik, ırkçılık gibi
faktörler burada öne çıkıyor. Bu faktörler bir ideolojiyle desteklenmeye daha müsait oluyor.
Dolayısıyla kişiler şiddet içerikli ideolojik fikirlere daha açık oluyorlar. İkinci yaklaşım ise aynı
düşünen insanlar arasındaki etkileşimler, yani yakın çevrenin kişileri etkilemesi. Çevre etkisi
radikal gruplara yakınlaştırabiliyor. Bireysel düzeydeki yaklaşımlardan olan üçüncü yaklaşım
ise şiddet fenomenini hayat hikayeleri üzerinden psikopatolojik ve sosyopsikolojik açıdan
açıklıyor. Toplumdan dışlanma ve ötekileştirme halinde dinin unsurları kişiye bir çıkış
sunuyor. Bu insanların bir hayat hikayeleri var. Bu hikayeler bireylerin birbirleriyle empati
kurmasını sağlıyor. Bireyler bu nedenle dini değerleri kullanarak şiddete başvuran
radikalleşmiş kişilere kolayca katılabiliyorlar” şeklinde konuştu.
Kimlik krizinden cihatlaşma aşamasına
Gençleri şiddete götüren süreci de anlatan Aygün, “Gençlerin bir yol haritası var. Sıfıra
düşmüş hayat noktasından şiddet eylemine düşme noktasına kadar yapılan çalışmalarda, kişi
kimlik kriziyle mücadele içerisindedir. Ayrımcılık ve yaşam koşulları burada önemli faktörler.
Bu aşamada daha çok buluşma yerleri öne çıkıyor. İnternet burada çok önemli. Okul, gençlik
kulüpleri ve hapishaneler de radikalleşmede önemli. Sonraki aşama kendini tanımlama
aşaması. Kişi kendini yeniden yapılandırma sırasında inançlar arasında geçiş yapabiliyor.
Cihatın yüceltilmesi, İslam-Batı ikilemi ve karizmatik kişi etkisi tetikleyici oluyor. Diğer aşama
ise önceki yaşamdan uzaklaşma aşaması. Burada şiddet eylemleri için harekete geçme isteği
oluşur. Son aşama, Almanca literatürde cihatlaşma aşaması olarak ifade ediliyor” diye
konuştu.