Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Çarşamba Konferansları kapsamında Atatürk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ömer
Kara tarafından “Kur’an-ı Kerim’in Mahiyeti ve Müfessir” konulu bir konferans
gerçekleştirildi.
Pandemi dolayısıyla çevrimiçi olarak gerçekleştirilen konferansın moderatörlüğünü İlahiyat
Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Ali Karataş yaptı. Konferans konusunun önemine
dikkat çeken Doç. Dr. Karataş, Kur’an’ın mahiyetinin müfessirin Kur’an’a bakışıyla doğrudan
ilgili olduğunu ve Kur’an tefsirinde doğrudan etkili olduğunu belirtti. Karataş, Prof. Dr.
Kara’nın özgeçmişi hakkında bilgi verdikten sonra sözü Prof. Dr. Ömer Kara’ya bıraktı.
Konuşmasının başında İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Bostancı’ya, Doç. Dr. Ali
Karataş’a ve konferansları düzenleyen ekibe teşekkürlerini ileten Prof. Dr. Kara, Kur’an’ın
mahiyetiyle ilgili konferans boyunca cevaplarını aramayı hedeflediği soruları şöyle sıraladı:
“Kur’an’ın Allah kelamı olarak mahiyeti nedir? Kelam-ı nefsî’nin yansıması olarak bir mana
mıdır, yoksa hem mana hem lafız mıdır? Allah’tan Cebrail’e gelişi nasıldır? Allah ile Cebrail
arasında özel bir dil mi vardır? Cebrail Kur’an’ı Arapça olarak mı almıştır? Kur’an’ın
Cebrail’den Hz. Peygamber’e gelişi nasıldır? Sadece zihni bir anlam mıdır, yoksa lafız mıdır?”
Kur’an’ın mahiyetini anlamanın yaratıcıyı, yarattıklarını ve bunlar arasındaki iletişim şeklini
anlamakla ilgili olduğunu ifade eden Prof. Dr. Kara, insanın yaratılışı itibariyle diğer
mahlukattan ayrı olduğunu belirtti. Allah’ın topraktan yarattığı ve ruhundan üflediği insanın,
vücudu itibariyle hayvanat alemine benzerken ruhani ve manevi özellikleri itibariyle
meleklere benzediğinin kaydeden Kara, insana hem bilgi elde etme hem de bu bilgileri
muhakeme yoluyla kullanma işlevini gören akıl ile iyi ve kötü arasında tercih yapabilmesini
sağlayan irade verildiğini söyledi. İnsanın el, ayak gibi fiziki unsurlarına nasıl hareket
edeceklerini ilham eden Allah’ın, iyilik ve kötülüğü de ilham ettiğini ifade eden Prof. Dr. Kara,
Leyl Suresi 12’nci âyetteki “hüdâ” kelimesinin Kur’an’daki hidayet-delalet ikileminden farklı
olarak “iyi olan ya da kötü olan yolu göstermek” anlamına geldiğini ifade etti.
Konuşmasında, yol göstermek için gerekli olan iletişimin aralarında ontolojik olarak hiçbir
benzerlik olmayan Allah ve insan arasında nasıl sağlanacağı sorusunu gündeme getiren Prof.
Dr. Kara, Allah’ın bir taraftan kendisini kulların anlayacağı zemine yaklaştırırken diğer
taraftan da kulunu bu iletişimi kuracak düzeyde geliştirdiğini ifade etti. Kara, böyle bir
iletişimde Allah’ın iki sistem ihdas ettiğini, bunlardan birinin doğrudan iletişime geçme
diğerinin ise vasıtayla iletişime geçme şeklinde olduğunu, nübüvvetin ikinci mananın
kapsamına girdiğini söyledi. Bu bağlamda Allah’ın melekler aleminden ve insanlar aleminden
birer elçi seçtiğini belirten Kara, melekler aleminden seçilen elçinin Allah’la iletişime geçip
konuşmasını anlayabilecek ve aldığı mesajı insan dünyasına intibak edebilecek düzeyde
yaratıldığını, insanlar aleminden seçilen elçinin de gerek Allah ile gerek de melek olan elçiyle
iletişim kurabilecek şekilde yaratıldığını kaydetti.

Konuşmasında ayrıca vahyin kelime anlamları ve bunların maruf olan vahiyle ilişkilerine
değinen Prof. Dr. Kara, vahyi terim olarak “Allah’ın doğrudan veya vasıtalı olarak keyfiyetini
bilmediğimiz gizli ve süratli bir iletişim kurması ve konuşması” şeklinde tanımladı. Allah’ın
beşerle iletişiminin kalbe ilkâ, perde arkasından konuşma ya da Cebrail gibi bir elçi
göndermek şeklinde üç çeşit olduğunu ifade eden Kara, bu noktada en büyük problemin
Allah’ın kelam-ı nefsî’sinin Arap diline aktarılmasında çıktığını belirtti. Kara, Allah’ın bazı
peygamberle konuştuğunu ve Allah’ın kendi kelamını insan kelamına indirgeyebilecek güce
sahip olduğunu vurguladı. Hz. Musa kıssasında geçen dağa Allah’ın zatının tamamının değil
bir tecellisinin indiğini aktaran Kara, Allah’ın zatının tamamını kaldırabilme gücüne hiçbir
mahlukun sahip olmadığını, Allah’ın kulun zemine indirgemesinin ancak bu şekilde olduğunu
ifade etti. Bu kıssayı Allah’ın ezelî ve ebedî olan kelam-ı nefsî’sini insan dili formatına ve kendi
lafzıyla indirgeyebileceğine örnek olarak gösteren Kara, bunun varlıklara benzeme gibi bir
sonuca götürmeyeceğini vurguladı.
Kur’an’ın benzerinin getirilemeyeceğine dair meydan okuyuşundan ve tehaddî ayetlerinden
Kur’an’ın en büyük hissî mucize olduğu sonucunun çıkacağını, îcazın anlamının da kelam
yüklü lafızlarda olduğunu kaydeden Kara, metin olarak mana yüklü bu lafızları inşa
edebilecek olanın sadece Allah olduğunu ve Kur’an’ın lafız ve mana itibariyle Allah’ın kelâmı
olduğunu ifade etti. Kur;anın lafız ve mana olarak Allah;ın kelamı olduğu kabul edilmediği
takdirde istenildiği şekilde yorumlanabilme kapısının açılacağına dikkat çeken Kara,
müfessirin de vahiyden manaya ve vakıaya doğru hareket etmesi gerektiğini vurgulayarak
sözlerini tamamladı.